sağ omzumun başına gelenler ve sinirli parmak uçlarım
gün bir
omzumda hafif bir sızı hissediyorum, anlık gelip geçiyor. sabahın erken saatlerinde soğuk bir arabanın içinde, uzun yolculuğun tekrar getirdiği uykum, bilincimin önüne geçiyor. ne şimdi önemsiyorum bu sızıyı, ne sonra hatırlıyorum. saatler sonra denize bakan bir eve yerleştiğimde dahi, beni ara ara yoklayan o ince sızıyı önemsemiyorum.
gün iki
denizden sonra duşa girmiş, yatağıma uzanmışken omzumun sızladığını duyuyorum. yandım tabi diyorum, vücudumun geri kalanının bronzlaşmış olmasına rağmen omuz başlarım kızarık duruyor. yandım tabi. bu can sızısını güneşten zannediyor ve başka bir nedene kapılmadan gözlerimi kapatıyorum.
gün üç
omzumdaki sızı, kendini sıklıkla hatırlatan bir ağrıya dönüşüyor. omzum ağrıyor ve ben bunu güneş yanığına, klimaya yoruyorum. kulunç durmuştur deyip geçiştiriyor, ara ara parmak uçlarımla yaptığım birkaç dakikalık masajları yeterli görüyorum.
sanki biri beni omzumdan asılıyor.
gün dört
saat gece bir
elimi çarpmamla birlikte başucumdaki komidinde duran kulaklığım yere düşüyor, tıkırtısına uyanıyorum. elimde telefonum, sivrileri başıma toplama endişesine kapılarak flaşı açıyorum. kulaklıklarım kutusundan çıkmış, yatağın altında bir şu yana bir bu yana dağılmış, öylece bana bakıyorlar. biri yakın, çabucak alıyorum. diğeri uzak, ayağımı uzatıyorum, kolumu uzatıyorum, sonra tekrar ayağımı, kolumu. öyle zorlanıyorum ki kulaklığımı almaya çalışırken, omuz başımda bir ağırlık buluyorum.
saat gece iki
sol omzum üzerinde uyurken sağ tarafımda hissettiğim acıya uyanıyorum. ben uyurken biri, omzumu ve kolumu bedenime dikmiş gibi kaskatıyım. kolumu kaldıramıyor, omuz başımda hissettiğim acıyı tanımlayamıyor, bu halimin bir rüya olduğuna hükmetmek istiyorum. uyku sersemliğinin getirdiği şaşkınlığı özlercesine, bilincimin böyle çabuk yerine gelmesi ve gerçekliği hemen kavrayabilmem beni şaşırtıyor. acının böyle bir özelliği olduğunu, bilinci böyle sarsarcasına uyandırdığını öteden beri bilsem de, bir rüyanın içinde olmak istiyorum.
inliyor, kıvranıyor, kolumu yakalamış omzumun sarmaş dolaş olduğu acıya inanamıyorum. tüm gerçekleri birden fark etmiş insanlara özgü o anlamlı baş sallayış, geçen günlerin detayları ile birleşiyor da bedenimin üzerine kuruluveriyor. günlerdir beni yoklayan ağrılar sızılar, bu gecenin karanlığında bir tekinsiz acıya dönüşüyor.
ayağa kalkıyorum, ben kalkıyorum da omzum ve kolum yatakta kalmış gibi hissediyorum. televizyona karşı oturan babamın yanına gidiyorum. boynumu bile hareket ettiremeden, silikon kalıptan çıkarılmış kil seramik gibi öylece duruyorum. babam beni yatırıyor, başımı sıkıca tutup kolumu hareket ettiriyor. bu esnada her saniye acı ile bağırıyorum. omzum kütlüyor, duyduğum küt sesi canımı daha çok acıtıyor. hemen diğer tarafta yatan kardeşim, uyumaya devam ediyor. bağırıyorum.
saat gece üç
kemiklerim iç içe geçmiş gibi sıkışık, omzumdan sırtıma yayılan acı dalgası büyüyor. sırt üstü yatmaya çalışıyorum, böyle yaparsam iyi olacağıma inanıyorum, kaynaksız bir inanca sarılıyorum. canım omzumda atıyor, inim inim inliyorum. pansiyonun dar odasında, karşıdaki sahilden yükselen dalga sesleri kulaklarıma doluşurken, inliyorum. kardeşim yanımda uyuyor.
acı koluma yayılıyor, acı kolumu uyuşturuyor. tüm kolum birden uyuşup karıncalanıyor ve beni korkutuyor. annem tam bu sırada yanıma geliyor, ona ağlayarak bakıyorum. anne diyorum, omzum çıkmış mı. annem üzülüyor, kemikten ibaret gibi esneklikten uzak kolumu tutuyor. annem kolumu hareket ettirdikçe omzum kütlüyor. küt küt küt. duyduğum acıya ağlıyor, uzandığım yerde bacaklarımı sağa sola devirerek kıvranıyorum.
bir zaman sonra annem de gidiyor. kalkıp aynaya bakıyorum. sanki kolum çıkmış olsa, bakmakla görebilecekmişim gibi, aynaya bakıyorum. iki omzum arasında yükseklik farkını ölçüyor, birini diğerine kıyaslıyorum.
saat gece dört
kolumu kaplayan uyuşukluk geçiyor, yerini parmak uçlarımdaki hassasiyete bırakıyor. parmak uçlarım kaşınıyor, karıncalanıyor, bir yerlere tutunmak ve sürtünmek ister gibi kendiliğinden pençeleşiyor. istemsizce yaptığım pençe hareketi, gözlerimi fıldır fıldır etrafta gezdiriyor. tutacak bir şey arıyorum, tutunacak bir şey.
önce tüm kuvvetimle pijamama asılıyorum, tüm acı omzumdaki bir noktada toplanıyor. sonra çarşafı asılıyorum, acı tek bir yerde bütün gücüyle omzumu asılıyor. parmaklarımı duvara sürtüyorum, nabzım bükülen kolumda atmaya başlıyor. parmak uçlarım kaşınıyor, karıncalanıyor.
sonra sırasıyla bir yastığı, pullu bir çantayı, peluş bir oyuncağı sıkıyorum. sağ elim boş kalmaya korkar gibi devamlı bir eşya arıyor. en sonunda parmaklarımı, dizimin altına alıyorum. bu hareket elimi rahatlatsa da kolumdaki acıyı çoğaltıyor.
acım çoğalıyor, inleye inleye kıvranıyorum. omzumun sıkışıklığı biraz olsun açılmaya başlıyor. yine de bu yeterli olmuyor, sanki içimden bir parça kopuyor. kardeşim yanımda, seslerime uyanmadan uyuyor. onun uykusunu kıskanıyorum, gittikçe ağırlaşan gözlerimi kapatabilmek istiyorum.
saat sabah beş
parmak uçlarımdaki karıncalanma tanıdık gelmeye başlıyor. ben sanki bu hissi çocukluğumdan beri biliyor, tanıyor ve sevmiyorum. o hisse tutunup isim vermeye çalışıyorum. hayatta her şeye isim vermek gerekir, bir şeyi tanımak onu kolaylaştırır diye düşünüyorum. hissi tutup yakalıyor, çocukluğumun ilk gecelerinden kavrıyorum. ayaklarımın huzursuzlandığı geceleri hatırlıyorum, o zamanlarda babam küçük bedenimi kaldırıp suyun altına götürüyor, hatırlıyorum. yaşları alıyorum, ayda bir iki kez beni bulan bu huzursuz ayaklarla baş etmeyi öğreniyor, tabanımı yerde kaşıya kaşıya soğuk suya gidiyorum. nasıl ki beni uyutmayan ayak huzursuzluğu varsa, el parmaklarımda salınan karıncalanmayı da ona benzetiyorum.
yataktan kalkıyorum. mutfağı musluğunu soğuk tarafa çevirerek açıyor, elimi suyun altına uzatıyorum. işte geçiyor, en azından elimdeki rahatsızlık bitiyor.
odaya dönüyorum, uyumayı kafama koyup en rahat duruşu arıyorum. önce yatıyorum. sırt üstü, yan, yüz üstü. yatmak omzumu acıtıyor, sıkıyor, sıkıştırıyor. kalkıyorum. oturmaya karar verdiğim anda pek çok farklı pozisyon denemem gerekiyor. bacaklarımı altıma alıp kolumu öne uzattığımda omzumdaki şiddet artıyor. bu istediğim şey değil. bacaklarımı öne uzatıp kolumu da üzerine koyduğumda rahatlıyorum. ancak bir süre sonra sırtım kamburlaşıyor. bu istediğim şey değil. aynı oturuşu, sırtımı duvara yaslayarak denediğimde aradığımı bulduğuma inanıyorum. köşede duran üç yastığı da alıyorum.
yastıklardan birini duvar ile sırtım arasına yerleştiriyorum. diğerini dizlerime koyup sağ kolumu da üzerine yerleştiriyorum. üçüncü yastığı, başıma denk gelecek şekilde duvara yaslıyorum. başımı yerleştiriyorum. bedenim parçalara ayrılmış bir lego gibi, her bir parçasını tek tek yerleştiriyorum.
böylece, gözlerimi kapatıyor ve saatler sonra ilk kez canım yanmazken, başım duvarda, uyumaya başlıyorum.
gün beş
kaldığım ilçeden ayrılıp ile geçiyorum. konum değiştiriyor, omzumu değiştiremiyorum. varış noktasında teyzem kaygılı gözlerle bana bakıyor. yıllardır görmediğim kuzenim, buzdolabında bulduğu bir kas gevşeticiyi, parmaklarını bastıra bastıra, beni acıdan bağırtarak, omzuma sürüyor. dur diyor, dur bak burası kulunç olmuş. yok diyorum, kulunç değil bu. kulunç değil, omzumda daha büyük bir sıkıntı ile yaşıyorum.
hayatımda ilk kez gördüğüm, bizi karşılamak için yanımıza gelen, teyzemin kayınvalidesi bana bakıyor. iri ellerini bana uzatıyor. gel kızım diyor, övceliyim de açılsın. övcelemek kelimesini, sanki haz alarak telaffuz ediyor. kadının, yaşına göre dinç duran, güçlü kuvvetli bedenine bakıyorum. onun ellerinin omzumda olduğunu hayal etmek bile beni korkutuyor, etli elleri arasında omzumun can çekileceğini düşünüyorum. kaçarcasına ayrılıyorum yanından. teşekkür ederim, diyorum, kas gevşetici yeterli olur.
ben odadan çıkınca, kadın anneme dönüyor. annemin omuzlarını kavrıyor. bak diyor, böyle böyle yapacaksın kızına. bak, böyle böyle, damar damara binmiştir. annemin yüzünde acı beliriyor ve orada tutunuyor.
gün altı
virajlı yolları, kıvrılan dağları, şelaleyi, kaleyi, barajı, ağaçları, ormanı geçiyorum. abimin yanına geldiğimde ayağındaki alçıya bakıyorum. ayağıma dikkat et, diyor, ona çarpmak üzereyken. kendini korumak için beni tutup çekiyor. omzuma dikkat et, diyorum, kolumu asılırken.
gün yedi
ağrım devam ediyor, kolumu hareket ettirmezsem iyi hissediyorum. yengem elinde bir paketle yanıma geliyor. yakı, diyor, iyi gelir. yakıyı tam omzuma yapıştırıyoruz. az sonra yanmaya başlıyorum. ağrım sürüp gidiyor.
gün sekiz
yakıyı omzumdan söküyorum, etim sökülür gibi canım yanıyor. ağrım devam ediyor. artık yemeklerde sol elimi kullanıyor, mütemadiyen sol tarafımda uyuyor, dişlerimi soldan fırçalıyorum. kolumu hareket ettirince, omzumdaki ağrı şiddetleniyor.
gün dokuz
memleketime dönüyorum. sabah beşte çıktığım yol öğlen birde bitiyor. duşa girip saçlarımı tarıyor, üzerimi giyiniyorum. sevdiğim markanın deodorantı koltuk altıma siniyor. evden çıkıyorum.
kalabalık bir hastanenin ikinci katında, koridorun sonunda sol tarafta, kapının hemen yanında duran ekrana bakıyorum. röntgene gönderiyorlar. röntgene gidiyorum.
eksi birinci katta, yaşı kırka yaklaşmış bir kadın, röntgenimi çekiyor. ikinci kata dönüyorum. doktorum beni görünce yine gülümsüyor, bilgisayar ekranına bakıp bana dönüyor. net, acelesiz, şefkat içermeyen bir sesle konuşuyor. öyle dan dan, hiç alıştırmadan, birden. konuşuyor.
boyun düzleşmesi.
kolum çıkmamış, omzum incinmemiş. boyun düzleşmesi. artık yaşadığım acıya bir isim verebiliyor olmam, beni rahatlatıyor. günlerdir yaşadığım sıkışmalar aniden geçiyor. boyun düzleşmesi. adını koymak, hissettiğim tüm beden yorgunluğunu dindiriyor. boyun.
👏🏼 çok güzel
YanıtlaSil